Karizma Haber-karizmahaber.com

MHP GENEL BAŞKANI Dr. SAYIN DEVLET BAHÇELİ’YE AÇIK MEKTUP -23-

MHP GENEL BAŞKANI Dr. SAYIN DEVLET BAHÇELİ’YE AÇIK MEKTUP -23-
Efendi Barutçu( ebarutcu@gmail.com )
07 Haziran 2022 - 0:15

Efendi Barutçu

07.06.2022

 Sayın Genel Başkan; İngilizlerin ünlü ”Chatham House”u (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) hatırlarsınız. 1900’lü yılların başında oluşturulan ancak 1920’lerde resmiyete dökülen bu kuruluşun ilk adı “Yuvarlak Masacılar” idi.

Bu masa, İsrail devletinin kuruluşuna öncülük etmiş ve Osmanlı Türk devletini ve Ortadoğu’yu ilk olarak parçalayan “Sykes-Picot” haritalarını çizmiş ve Sevr’i hazırlamıştı.

Daha önce de arz ettiğim gibi Batılı büyük devletler sembollerle konuşur. İngiltere’de 9 Kasım 2010’da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e İngiltere Kraliçesi tarafından “Chatham House” yani Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü ödülü verilir.

Tören, İngilizlerin Çanakkale Boğazı’nı işgal ettiği ve İskenderun’a asker çıkardığı 9 Kasım 1918’in, 92’nci yıldönümüne denk getirilir. Ne tesadüf, değil mi?

Daha sonra İngiltere Kraliçesi, Türkiye’yi ziyaret ettiğinde, bulunduğu savaş gemisi İstanbul’un işgali sırasında Dolmabahçe’de demirleyen savaş zırhlısıyla “aynı ismi” taşımakta ve “aynı yere” demirlemekteydi.

Uluslararası hukuku hiçe sayarak kendi suları ve egemenlik alanıymış gibi Türk bayrağı taşımamaktaydı.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, eşiyle birlikte, “Türk bayrağı” ve “Cumhurbaşkanlığı forsu” olmaksızın gemide bulunmaktaydı.

Bu durum, “İngiltere ile aramızda bilmediğimiz bir ast-üst ilişkisi mi var?” sorusunu akıllara getirmektedir.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 27 Kasım 2011 tarihinde de “Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü İstanbul Yuvarlak Masa Toplantısı”na katılır: Toplantı basına kapalıdır!

Burada neler konuşulduğunu başta zât-ı aliniz olmak üzere, hiçbir devlet veya hükümet yetkilisi merak etmez.

Türk Ocağı Genel Merkezi’nden bir heyet olarak Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlığının 30’uncu yıldönümü dolayısıyla Türk dünyasıyla ilgili bazı meseleleri görüşmek üzere Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Çankya Köşkü’nde ziyarete gitmiştik.

Görüşme esnasında; konu Avrupa Birliği’ne gelince, Sayın Cumhurbaşkanı’nın, “Ne yaparsak yapalım, bizi AB’ye almayacaklarını biliyoruz. Fakat, askerî vesayetten kurtulmak için bu yolu denemizden başka çaremiz yoktur.” ifadesini dün gibi hatırlıyorum.

 

Sayın Genel Başkan;

Türkiye nasıl bir ülke haline geldi ki, milletinin oylarıyla işbaşına gelmiş bir siyasi iktidar, meşruiyetini yabancı ülkelerin desteğinde aramaktadır?

Daha feci olanı ise, bir ülkenin ordusu, milletinin oylarıyla yönetimi almış bir iktidarı, meşruiyet için yabancı ülkelerin desteğine mecbur ve mahkum etmesidir.

İkisi de birbirinden daha utanç verici bu durum karşısında, Türk milliyetçiliği iddiası taşıyan zât-ı alinizin söyleyeceği bir söz, başvuracağı bir yol yok muydu?

Bu ülkede, “camii-okul-kışla” barışını sağlamak ve millet iradesine saygılı bir silahlı kuvvetler oluşturmak özellikle milliyetçilik iddiasını taşıyan siyasetçilere düşmez mi? Ne yazık ki, bugüne kadar zât-ı alinizin bu konuda bir tek hamlesine dahi şahit olamadık.

 

Sayın Genel Başkan;

Vefa, sadakatin nişanesidir.

Cenab-ı Hakk’ın rahmeti, hidayeti ve şefkati, vefalı olanlara gelir. Ahde vefa göstermek imanın gereğidir. “Ahde vefası olmayanın imanı, dini olmaz” buyurulmuştur.

Özellikle, 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinde bu devlet, bu millet ve bu ülke için elini değil gövdesini taşın altına koymuş, sadece terini değil, kanını da akıtmış, yetişmiş, fedakâr, inançlı kadrolar, her vesileyle bilinçli ve kasıtlı bir şekilde hareketimizden uzak tutulmuş, hor görülmüş, çevrenizdeki bir takım kifayetsiz muhterislerin hakaretlerine maruz bırakılmış ve neticede küstürülmüştür. 

Hele ülkücü-milliyetçi mücadelede hayatları bir çile yumağına dönmüş; yaşı, yetmişi geçmiş; hiçbir dünyevi mevki, makam ve mansıp talebinde bulunmaksızın sadece ülkücü-milliyetçi hareketin devlet ve millet hayatında daha etkili olmasını arzu edip dile getirenlere karşı tarafınızdan şu veya bu sözde yöneticiliğe atanan birtakım kendini bilmezlerin dedeleri yaşındaki insanlara hiçbir ahlak ve terbiye ölçüleri ile bağdaşmayan sözlerle sataşmaları nasıl bir talihsizliktir?

Müsaade ederseniz, bu şekilde vefasızlığa maruz kalan binlerce, on binlerce dava adamından birkaç değerli şahsiyeti hatırlatmak istiyorum.

“Yiğit namıyla anılır.” derler.

Yörük Ali Paşa’yı hatırlarsınız. Toros dağlarının kuzey yamaçlarında Kayseri Yahyalı’nın Küçüksu Yaylası’nda bir “Yörük çadırı”nda doğmuştu. 

Ortaokulu ve liseyi Adana`da okudu. 1973 yılında, Adana Borsa Lisesi birinci sınıfta iken bir grup arkadaşı ile merhum Türkeş Bey’in elini öpüp; “Gelin bakalım genç bozkurtlarım” iltifatına mazhar olduktan sonra ülkücü-milliyetçi hareket saflarında yerini almıştı. 

1980 yılında Kara Harp Okulu’ndan, Jandarma Teğmen olarak mezun oldu. Daha gencecik üsteğmen iken 1984`te 12 Eylül cellatlarının zulmüne maruz kalarak Etimesgut Jandarma Özel Taburu`nda 33 gün işkenceye tabii tutuldu. 

Maksatları Ali Aydın’a ülkücülüğünü itiraf ettirip ordudan ihraç etmekti. Bu işkencelerden kurtulup Harp Akademileri sınavını kazandığında ise, o tarihteki akademi komutanı tarafından “Senin oğlunun adi Oğuzhan, kızının adi Aslıhan’mış. Sen buradan zor mezun olursun.” tehdidine rağmen Harp Akademileri’nden “kurmay subay” olarak mezun oldu. 

Dönemin Jandarma Genel Komutanı şehit Eşref Bitlis Paşa’ya:

“Ali Aydın, ülkücüdür” diye ihbar ediliyor. Eşref Paşa; “Ülkücülüğü bizim için mahzur teşkil etmez, bize yiğit ve başarılı kurmay subaylar lazım” cevabını verir. 

Aynı Ali Aydın, 28 Şubat sürecinde, Zonguldak`ta görevliyken manevi değerlerine bağlılığı ve dini vecibelerini yerine getirdiği için “irticacı” diye ihbar ediliyor. Bu ihbar üzerine ordudan ihraç edilmekten Zonguldak Bölge Jandarma Komutanı’nın son andaki müdahalesi ile kurtuluyor. 

Biz, kendisini; Türk Ocakları’nın bir toplantısı için gittiğimiz Balıkesir’de tanımıştık. Jandarma Alay Komutanlığı makamına gittiğimizde, komutanlık binasının koridorları ve makam odası Türk tarihinin şeref tablolarıyla donatılmıştı. 

Daha sonra Bilecik Jandarma Tugay Komutanlığı görevindeyken ziyaretine gittiğimizde ise, bu defa şeref tablolarının duvarlara çinilerle işlendiğine şahit olmuştuk. 

Bize: “Bir başka askeri birliğe tayinim çıktığında, geride bıraktığım tarihi tabloları depoya kaldırıyorlar. Şimdi artık çinilerle duvarlara işlettiğim için kimse bunları sökemez.” diye açıklamıştı. 

Yörük Ali Paşa, Kayseri Jandarma Bölge Komutanı iken “paralel ihanet çetesi” tarafından 23 Mart 2009’da gözaltına alınan Kayseri Jandarma Alay Komutanı Cemal Temizöz’ün evinin aranmasına müsaade etmediği için Zaman gazetesi tarafından aleyhinde bir yayın kampanyası ile kahpece hedef gösterilmişti. 

Daha sonra, 2011 yılında Kastamonu Jandarma Bölge Komutanı iken ziyaretine gittiğimizde telefonla aradık. İstanbul’da olduğunu, Balyoz davasından yargılandığını, duruşmadan yeni çıktığını belirtmişti. 

Ertesi gün tutuklanıp Hasdal Askerî Cezaevi’ne konulduğunu öğrendik. Tutukluluğu devam ederken 2012 yılında YAŞ kararı ile emekliliğe sevk edilmişti. 

Yörük Ali Paşa, Silivri Cezaevi’nde tutuklu iken yetkililerden binbir müşkülatla izin alıp ziyaretine gitmiştim. Görüşme mahalline geldiğinde, aslanlar gibi karşımda duruyordu ve söze: 

“Ağabey, ben Türk milliyetçisiyim. Devletim ve milletim uğruna her türlü meşakkate şerefle katlanırım. 

Ama, şu Çetin Doğan ile birlikte aynı dosyada yargılanmak kanıma dokunuyor, ağırıma gidiyor. 

Ben savunmalarımda, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun, Arif Nihat Asya’nın, Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinden mısralar okuyorum.

Çetin Doğan ise, komünist Mao`dan deyişler dile getiriyor. Bu adamlarla aynı dosyada yargılanmak ağırıma gidiyor.” demişti. 

Yörük Ali Paşa, 36 ay tutuklu kalıp 18 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Sonra Yargıtay’da beraat etti.  Cezaevinden çıktıktan sonra memleketi Adana`ya gittiğinde, büyük kalabalıklar tarafından sevgi gösterileriyle karşılandı. 

Ortak bir dostumuza:

“Ali Paşa’ya selam söyle, eğer MHP`de siyaset düşünüyorsa, bu gövde gösterilerine son versin. 

Zira, Sayın Genel Başkan Dr. Devlet Bahçeli, Parti’de böylesine gücü olan düzgün insanlara tahammül edemez, ilk fırsatta harcar.” demiştim. 

Ne yazık ki, tahminimde haklı çıktım. Ali Paşa’yı, MHP`ye davet etmeniz üzerine:

“Fikrimizin ocağı” diyerek hiç tereddüt etmeden MHP saflarına katıldı.

Yapılan ilk seçimlerde, zât-ı alinizden boşuna vefa bekleyen Yörük Ali Paşa’yı milletvekili aday sıralamasında 5’inci sıraya yazdırarak vefanızı (!) gösterdiniz. 

Daha sonra, Sayın Meral Akşener’in, Ali Paşa’ya:

“Sizi mutlaka yanımızda ve Türkiye Büyük Millet Meclisi`nde görmek istiyoruz.” sözü üzerine İYİ Parti’nin, Kurucular Kurulu üyesi ve Genel Başkan başdanışmanı oldu. 

Yörük Ali Paşa, 2018 genel seçimlerinde İYİ Parti listelerinden seçilemeyecek bir yere, 3’üncü sıraya yazılarak bir darbe de Meral Hanım’dan yedi. 

Hâlâ DHKP-C, PKK ve birçok terör örgütünün hedefinde olduğu için hayatını özel koruma altında sürdüren Toroslar’ın bu kahraman evladına maruz kaldığı sözk konusu iki ayrı siyasi ayak oyunu, Balyoz davasında yediği darbeden daha ağır gelmiştir. 

 

Sayın Genel Başkan;

Siz, ayrı parti kurdu diye, Meral Hanım’a boşuna kızıyorsunuz. Hiç tereddüdünüz olmasın, muhterem Hanımefendi de siyasi hayatında zât-ı alinizden ne gördüyse ne öğrendiyse aynısını uyguluyor. 

Yakın tarihimize “Balyoz” ve “Ergenekon” yargılamaları adıyla geçen “Türk adaletinin utanç sahifeleri” diyeceğimiz bu yargılamalar esnasında;

“Darbecilerle mücadele ediyoruz” bahanesiyle Türk ordusuna kumpaslar kurulurken zât-ı aliniz hep suskunluğunuzu korudunuz. 

Bir kere, “Hukuka güvenelim”, bir kere de “Adil yargılamayı etkilemeyelim” sözlerinizle yüzbinlerce adet satışa sahip dergilere kapak olacak cesaret örnekleri sergilemiş oluyordunuz. 

Bu süreçte sizden beklenen; tutuklu olan Yörük Ali Paşa’yı milletvekili adayı göstererek seçilmesini ve cezaevinden çıkmasını sağlamanızdı. 

Askerlik hayati boyunca ülkücü-milliyetçi kimliğini saklamayarak generalliğe terfi eden birkaç subaydan birisi olan Yörük Ali Paşa yerine, tercihinizi bizim dünyamızla uzak yakın bir ilgisi olmayan emekli Korgeneral Engin Alan yönünde kullanıp İstanbul’da birinci sıradan aday göstererek milletvekili seçilmesini ve cezaevinden çıkmasını sağladınız. 

Şüphesiz, Korgeneral Engin Alan da mesleğinde başarılı bir askerdi. Buna asla itirazımız olamaz. 

Ama, 2004-2006 yılları arasında Elâzığ’daki 8. Kolordu komutanlığı esnasında, eşleri başörtülü vali yardımcılarına, mülki amirlere ve memurlara yapmadığı baskı ve zulmün kalmadığı halen dillerdedir. Bunun doğruluğunu o yıllarda Elâzığ’da görev yapan mülki amirlerden sorup öğrenebilirsiniz. 

Ayrıca, 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü törenlerinde, dönemin Başbakanı zât-ı alinizin tabiriyle “Muhterem Cumhurbaşkanımız” Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a karşı yaptığı saygısızlık hafızalardan silinmemiştir. 

 

Sayın Genel Başkan;

Paralel ihanetin, zamanın siyasi iktidarının da göz yummasıyla Türk ordusuna kurduğu kumpas neticesinde tutuklanan generallerden birini veya birkaçını MHP listelerinden aday göstererek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmesini sağlamaya çalışmanız, haksızlığa uğrayan Türk subaylarına sahip çıkmak adına çok yerinde bir hareketti. 

Ama seçtiğiniz isim, bize göre; ülkücü-Türk milliyetçiliği açısından yanlıştı. Bu kararı da kimlerle istişare sonucu aldığınız, “bilinmeyenler listesi”ne dahil edilmiştir. 

Her ne kadar Sayın Engin Alan, son zamanlarda farklı mecralarda, farklı mekânlarda fotoğraf verse de bu, bizden ziyade zât-ı alinizin ilgi alanına girdiği için herhangi bir yorumda bulunmak hakkına sahip değiliz.

 

Devam edecek …

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.